| SON YAZILAR |
|---|
| Doğru sözler | ||
|---|---|---|
|
||
| rezil bir kitap, çirkin bir yayın... hayat ve hatıratım rıza nur |
|
Cumhuriyetimizin baş mimarları olan Atatürk ve İnönü ile ilgili son derece çirkin içeriğe sahip, rezil bir kitap ortada dolaşıyor. İçeriği ve maksadı ile ilgili bilgi vererek, tüm yurttaşlarımızı zararlı etkilerine karşı uyarmak ve aşılamak istiyorum. Kitabın adı “HAYAT VE HATIRATIM” yazarı “RIZA NUR” aslı 4 cilt, benim bildiğim kadarıyla Türkiyede basılması ve satılması yasaklanmış bir kitap. Ama yeni kurgusu 3 cilde düşürülmüş, yaklaşık 1600 sayfa kadar ve set halinde satışa sunulmuş. Bu yeni kurguyu hazırlayan, sivri zekalı kişi ise “ABDURRAHMAN DİLİPAK” Bu kitap özellikle Atatürk ve Cumhuriyet düşmanları tarafından çok rağbet görmüş ve kötü propaganda malzemesi olarak yoğun olarak kullanılmıştır. Özellikle yobazların kendi aralarında Atatürk düşmanlığını pekiştirmek için kullandıkları bir aranjman olmuştur. Kurgusunu yapan kişinin yapıştırdığı, “bir döneme ışık tutması maksadıyla” etiketi, aslında altında yatan kötü niyeti örtememektedir. Tamam konuşulsun , tartışılsında, demokrasininde bu kadar boku çıkartılmasın. Bu kitap her okuyan için bariz zararlı ve tehlikeli…İçeriğinde bulunan ağır hakaret ve iftira kelimelerini metinden çıkartıp, sayfanın alt açıklama kısmına, yakın anlamıyla yazmak, bu kitabı kabul edilebilir ve okunabilir yapmıyor. Kitapta sadece Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlarına malzeme olmakla kalmıyor, Tüm Türk halkını Atatürkten ve onun yaptığı her şeyden nefret ettirmeyi amaçlıyor. Kronolojik olarak doğru dizilmiş olayların ve gelişmelerin arasına şeytanca yerleştirilmiş olan, hakaret, iftira ve çarpıtmalar insanda gerçekmiş hissi uyandırmayı amaçlıyor. Sevgili yurttaşlarımı bu konuda uyarma gereğini duyuyorum. Sağ duyunuz, mantığınız ve dikkatiniz sağlam değilse, bu kitabı okumayın, kötü etkilenebilirsiniz, sizi zehirleyebilir. Türkiye cumhuriyetine gönül vermiş, Atatürkü candan seven tek bir kişinin bile kaybedilmesini istemiyoruz. Bir dostumla, bu kitap ile ilgili endişe ve eleştirimizi bildiren yazımızı yazmadan önce, bu kitabın dolaylı olarak bile olsa reklamının yapılmasına katkımız olurmu diye önce çekindik ve düşündük. Sonra yine en iyisi başkası eğrisini insanımızın aklına sokmadan, biz doğrusunu söyleyelim, bilgilendirelim diye karar verdik. Kitap hakkında bir yayın yasağı olup olmadığını detaylı olarak araştırıp öğrendikten sonra, gerekirse şikayette bulunmayı düşünüyoruz. Kitabın içeriğinde ise İstiklal harbinde ve Cumhuriyetin kuruluş döneminde, siyasi alanda bazı rollerde bulunmuş, milletvekilliği yapmış aslen Tıbbiye mezunu bir doktor olan Rıza Nur; Hesapta kendi hayatını ve hatıralarını kaleme almış. Ama göründüğü gibi öyle değil. Hasetinden kudurmuş, kötü niyetli bir adamın, Cumhuriyetimizin baş mimarlarına ve onların görkemli eseri olan cumhuriyetimize karşı, çok çirkin hakaretlerini ve saldırılarını içeriyor. Önce Rıza Nur ve marifetlerini anlatmakla başlayalım… “Yiğidi öldür ama hakkını yeme demişler.” Önce iyi taraflarından, ülkemiz ve milletimiz için yaptığı iyi şeylerinden, olmuş hayırlarından bahsedelim. Gerçi sonradan yediği haltlar ve yaptıkları bütün hayrını unutturacak ve hatta kendisinden nefret ettirtecek kadar vahim ama yinede muhakeme adil olsun. İstiklal savaşı öncesinde ve esnasında, hazırlık ve icra aşamasında, bazı önemli görevlerde bulunmuş, sorumluluk almış, fayda sağlamış. Savaş esnasında cephe gerisinde hastane kurulmasından tutunda, yaralı neferlerimizin tedavisine kadar bir çok önemli hizmette bulunmuş. Kurtuluş savaşı hazırlıkları yapılırken, Rusyadan silah, cephane ve maddi yardım istemeye gönderilen heyette, İsmet İnönü ile beraber görev almışlar. Uluslar arası diplomaside çok başarılı olan bu ikilinin, iknası sonucu Rusların o fakir döneminde bize verdiği bir milyon altın, yokluğun açtığı yaralarımızı sarmış ve yine onların verdikleri rus tüfeklerinden attığımız mermilerle, yurdumuzu işgal eden düşmanların hakkından gelmişiz. Bu hizmette, bu yardımda unutulmaz… İstiklal harbi neticelendikten sonra, cephede kazandığımız zaferi, masada da perçinlemek için, Lozan konferansına gönderilen heyette yine Rıza Nur ve İsmet İnönü başroldeymiş. Usta teknik direktörümüz Mustafa Kemal; galip takım bozulmaz ilkesiyle hareket ederek; Moskovadan diplomatik zaferle dönen bu başarılı ikiliyi Lozana göndermiş. Taktikte, icrasıda mükemmel başarılı olmuş. Özellikle Rıza Nur iki kez yapılan Lozan konferansına damgasını vurmuş. Çok iyi yabancı dil konuşması, yüksek genel kültürü ile diğer ülkelerin delegeleriyle kıran kırana çarpışmış, çirkeflik ve naletlikte üstüne adam olmadığından, karşısına kim çıksa duman etmiş. Koyu Türk düşmanı İngiliz delegesini kahretmiş, yunan delegesi venizelosu resmen ağlatmış, ne söyledilerse bin misli cevap vermiş, onları dediklerine diyeceklerine pişman etmiş, ayıplarını yüzlerine vurmuş, planlarını bozmuş, tekrar savaş açarız diye tehdit etmişler; “açında görelim” gibilerinden bilindik milli tepkimizi vermiş, restlerini almış. Sözün kısası resmen onunla baş edememişler ve Lozan mütarekesi bizim için olabilecek en iyi şekilde sonuçlanmış. Buradan da Rıza Nur a yıldızlı pekiyi veriyoruz… Cumhuriyet kurulduktan sonrada Sinop milletvekili olarak mecliste ve çeşitli bakanlıklarda devlete ve millete önemli hizmetlerde bulunmuş. Araştırmacılık ve yazarlık konusunda da oldukça marifetli olan Rıza Nur; Tıp ve Türk milliyetçiliği hakkında önemli kitaplar yazmış ve eserler bırakmış. 14 ciltlik bir Türk Tarihi araştırması meydana getirmişki, oldukça ciddi bir eser olarak anlatılıyor. (Henüz onu inceleme fırsatım olmadı) Buraya kadar çok iyi gelen Rıza Nur; Onu iyi anmamızı sağlayacak olan hizmetlerini ve bu parlak siyasi kariyerini nasıl mahvetmiş,onu inceleyelim. Ya da bir insan kendini nasıl mahveder, onu görmek için ibret verici hikayesine geçelim. Beşeri ilişkilerinde son derece agresif ve saldırgan olan bu adam, kendini haksızlığa tahammülü olmayan biri olarak tanımlıyor. Onun haksızlıktan kast ettiği; “istediğini elde edememeye, yada durumun ve gidişatın istediği gibi olmamasına tahammülünün olmaması” Böyle bir hal vuku bulduğunda resmen çileden çıkıyor. Dünyayı gözü görmüyor. Yani ormanda yürürken eline kıymık batsa, öfkesinden ormanı yakar… O derece gözü dönmüş biri olabiliyor. Hiç öyle olmadığını söylese de hırsının esiri olmuş, diğer insanlara karşı son derece haset, aynı zamanda aklına her şeyi getirebilen fesat birisi. Yazdıklarında sürekli kendini namuslu, şerefli biri olarak anlatan adam, yine yazdıklarında bir sürü namussuzluk ve şerefsizlik sayılabilecek yaptıklarından bahsediyor. Yazdıklarını okumadan mı yazmış, yoksa tanrımı söyletmiş, onu ben tam çıkaramadım. İstiklal harbi kazanılmış, cumhuriyet kurulmuş, zor günler geride kalmış, artık her şey iyiye gidiyorken, ne akla hikmetse birden u dönüşü yapıp dün beraber çalıştığı, birlik olduğu insanlara düşman kesiliyor. Bu çekememezlik neden? Böyle ucuz düşmanlık mı olur? O kadar kazanılmış başarıyı, emeği insan nasıl böyle bir çırpıda heba eder, akıl almıyor. Benim anladığım kadarıyla, hadisenin patlak verdiği nokta Atatürk’ün nutkunu söylemesi… Bunun akabinde içinde patlayan haset fırtınası onun fesat duygularının zıvanasından çıkmasına neden oluyor. İstiklal harbinin kazanılmasının ve cumhuriyetin kurulmasının bütün şerefini Atatürk sahiplendi, bana bir şey bırakmadı gibilerinden serzenişte bulunuyorsa da, çok net belli olan bir şey var ki, iktidarı Mustafa kemal kaptı, benden önce davrandı reis oldu diye çekememezliğinden veryansın ediyor. Kitabında Atatürk’e ve onun sağ kolu diye İnönüye akıl almaz hakaretler ediyor, iftiralar atıyor. Bunları yazarken o kadar ileri gidiyor ki; bu kadarını gavur etmez dersiniz. Kendimi bir örnek vermek zorunda hissediyorum. Muhterem Zübeyde hanımın namusuna laf söyleyecek kadar ileri gidiyor, Atatürke ettiği hakaretlerin haddi hesabı yok zaten, bu kadar küfür dolu bir kitaba ben ömrümde rastlamadım. Her ne kadar Atatürke suikast girişimi esnasında yurt dışında bulunuyor olsada, her ne kadar bu olayın içindekilerden biri bana anlattı diye açıklamasını yapsada, vukuatı haddinden fazla detayları ile bilmesi, insana bu işte onunda parmağı varmış, o yüzden evvelden yurt dışına kaçmış diye düşündürtüyor. Zaten Atatürkün nutkunu söylemesinden hemen sonra bu hayat ve hatıratımı yazıp, 1960 tan sonra açılması koşuluyla İngiliz kütüphanesine vermesi, kaybetmiş bir adamın, giderayak düşmanına son bir zarar verme girişimi olarak anlaşılıyor. Ayrıca Atatürkün en güvendiği, adamı, arkadaşı, dostu olduğu içinde, İsmet İnönü ve ailesini hedef alan çok çirkin, söyleyenden tiksinti uyandırtan hakaret ve iftiralarını dizi dizi sıralıyor. Kitabın her yerinde kendini methediyor. Sürekli kendini namuslu, şerefli, mert, dürüst biri olarak anlatıyor. Daha dün beraber olduğu yoldaşlarına ihanet eden, onların arkasından iğrenç hakaretler ve iftiralarda bulunan ve bunu yazdığı kitabını herkes öldükten sonra ortaya çıkarılması şartıyla bir dünkü düşman ülke kütüphanesine veren kimse iken; kendini nasıl şerefli, nasıl mert, nasıl iyi insan olarak görüyor ilginç… Başkalarına öyle çirkin hakaretler ve iftiralar atarken kendi hakkındaki bazı gerçekleride kendimi yazmış, yoksa bir ilahi elmi zorla yazdırmış orasıda ilginç… Okul yıllarında bir erkeğe aşık olması, sarhoşken birilerinin onun ırzına geçmeye çalışmış olması, karısının morfinman, sadist ve ahlaksız olması (bir Fransız şöförle onu boynuzluyor) yurt dışında elçilik görevindeyken fahişelerle beraber olması, karısını aldatması, okuyanada nerde kaldı namus, şeref, ar, mertlik, dürüstlük diye düşündürtüyor. Netice olarak; Baştan aşağı içeriğiyle ulusal değerlerimize zarar verme maksadını taşıyan bu kitabın ve bir döneme ışık tutması maksadını aşan bu kötü niyetli yayının hiç olmamasını istiyoruz. Işığı olan önce bulunduğu yeri aydınlatsın. Kendini karanlıkta saklamasın. Öyle ışığı başkalarının gözlerine tutarak, gören gözleri kör etmesin. |
| < Prev | Next > |
|---|


